Rasgele Fotoğraflar
Sayaç
mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün115
mod_vvisit_counterDün113
mod_vvisit_counterBu Hafta228
mod_vvisit_counterGeçen Hafta590
mod_vvisit_counterBu Ay654
mod_vvisit_counterGeçen Ay2765
mod_vvisit_counterTüm Günler81013
Anasayfa Yazılar KARANLIK ORMAN

PostHeaderIcon KARANLIK ORMAN

 

Göz gözü görmüyordu.Etraf zifiri karanlığa bürünmüştü.Cırcır böcekleri şahane müzikleriyle kıyameti koparıyorlardı.Onlara zaman zaman baykuşlar da eşlik ediyor, bu orkestra ile orman adeta galeyana  gelmiş yürüyor, koşuyor yerinde hop oturup hop kalkıyordu.Ama bazen de karanlığın sesi ile her şey pür dikkat kesiliyor, karanlığın sessizliği ile hepsi yıkılıp dökülüyordu.Sanki ağaçlar başlarını eğiyor ve yapraklar o korku ile tir tir titriyordu.

Başını göğe kaldırdı.Bulutlar arasında iki tane sönük yıldız vardı.Başka da görünmüyordu.Hafif ama keskin  soğuk bir meltem yalıyordu hissiz bedenini.Ve biraz  sonra o hafif meltem şiddetlenerek fırtınaya dönüştü.Karanlığın o ince, tiz zırıltısı çoktan kaybolmuş, şimdi ormanda büyük bir kargaşa başlamıştı.Adeta bir orkestraydı bu:Gök gürültüsü davul, şimşekler bateri, dallardan süzülen fırtınanın  ıslıkları kavaldı.Şiddetli fırtına beraberinde yağmuru da getirdi.O oturduğu yerden hiç kalkmadı.Oraya niçin geldiğini ve niçin bu kargaşanın ortasında öylesine teslimane kaldığını düşünemiyordu bile.Gidecek, sığınılacak hiçbir yeri yoktu.Ümidi ve azmi de yoktu yürümeye, bir yerlere doğru meyletmeye.Dünya ile ilişkisini kesmişti.Duymuyordu hiçbir şey.Gönlündeki fırtınalar sarmıştı onu.Yüreği dilim dilim doğranıyordu. Elindeki içki şişesine baktı ve son damlalarını da yudumladı.Kendi yüreği ile dağların da yüreğini soğutmak için.Sonra da yere çaldı onu yaşı geçmiş işi bitmiş misali.Çakan şimşekler aydınlatırken birbirine girmiş  ormanı aynı anda yere çalınmış şişe de parlıyordu.Damlalar yavaşça hem büyüdü, hem sıklaştı.O ise hiç aldırmadı buna.Artık isyanın doruğundaydı.Umurunda değildi dünya.Çok ta içmişti zaten.Yaslandığı ağaca yığılıp kaldı.Etraf yağmur, fırtına, şimşekler ile birbirine girmişti.Orman yıkılıyordu.

ATEŞ TOPU

Derken birden yüreğine bir şeyler doğdu.İleri doğru kaldırdı başını.Bir noktaya pür dikkat bakmaya başladı.Sonra kulakları sağır edecek bir gürültüyle bir ateş parçası, bir ışık topu hızla yere çakıldı.Çakıldığı gibi de dağıldı.Ateş parçacıkları duman ile beraber etrafa doğru saçıldı.Sonra, duman dağılınca, karşısında belinde kılıcı duman gibi bir insan gördü..Ona doğru yavaşça yaklaşıyordu.O korkuya kapıldı.Kaçmak istedi, ancak kıpırdayamadı bile.Çırpındı çırpındı ama olmadı.Bacaklarını bedeni hiçbir yerini kımıldatamadı bile.O ışık adam kılıcını çekerek yaklaşmaya devam etti.Ve nihayet kılıcın menzili sağlanınca kılıcını hırsla en tepeye kadar kaldırdı. Gözlerinin içine baktı, ateş gibi parlıyordu gözlerinin içi.Kızgın, öfke dolu, kartal süzüşlüydü.Bir tek o öfke dolu gözlerini ve inmek için göklere kalkmış kılıcı seçebiliyordu. Yapabileceği hiçbir şey yoktu.Artık tek temennisi kılıcın ona isabet etmemesiydi.Son hamlesini yapmak üzereydi.Yardım edecek kim vardı? Kim koruyacaktı onu? İçki şişesi mi? Yoksa meyhane dostları mı? Yok belki de yarandıkları? Hadi gelsin de korusunlar ya...Yok, kimsecikler yok.Yardım edecek, onu şu kılıçtan koruyacak kimsecikler yoktu. “Yardım edecek kimse yok mu?Kim yardım edecek bana?” diye olanca gücüyle haykırdı. “ Kim, kim, kiiiiimmm...” diye haykırırken kılıç sert bir şekilde inmeye başladı.Ömrü vaki hayatını isyanlarla geçirmişti amma dudakları bedeninin bütün azalarına, acziyetine, pişmanlığına , kahrolmuşluğuna tercüman olarak son yapabileceği şeyi yaptı. “Allahımmm” diye yeri göğü inletircesine haykırdı.

DEVRİM

Bu haykırışla  birden gözlerini açtı.Ne oldu, neler oluyor diye kendini sorgularken hemen önünden yerden çıkmakta olan dumanı farketti. Orası o ışık topunun düştüğü yerdi.İrkilerek geri çekildi.Sırtı bir ağaça çarpınca ürkerek hızla ona döndü.Gördü ki ağacın yarısı başının hizasından jiletle kesilmiş gibi  boylu boyunca yerde yatıyordu.Yanık odun kokusunu algılayabiliyordu.Ayağa fırladı.Dehşete kapılmıştı.Deli divane koşmaya başladı.Sağına soluna sarılan sarmaşıklara, ayağına batan dikenlere, önüne çıkan ağaçlara aldırmadan koştu, koştu.

Ertesi gün yine oraya geldi.Ürkek bakışlar ile o ateş topunun düştüğü ve yürüdüğü yerlere baktı.Hepsi belliydi. Tek tek o kuru gazelleri yakmış ve yere  batmış izleri gezdi ve okşadı.Ve sonra da üzerlerine kapaklandı.Yıllarca dökemediği göz yaşlarını o izlere döktü saatlerce.

BİR KULÜBE

Zamanla oraya, o ormanın tam ortasına küçük bir kulübe yaptı.Etrafını da açmış, kendisine küçük bir tarla yapmıştı orada.Koskoca ormanda  insanlardan uzak, yapayalnız yaşamaya başladı.Bütün mazisinden kaçmışçasına yeni baştan bir hayat  kurmuştu ormanın tam bağrında.Nerde olduğundan, ne yaptığından birkaç köylünün dışında hiç kimsenin haberi yoktu.Bazen ormanın üstüne ulaşan bacasının dumanı beliriyordu.Yaşayıp yaşamadığının tek belirtisi bu idi.Gerçi o da pek nadir görünüyordu ya. Kendisini bütünüyle dinine atadı.Geçen otuz yılın pişmanlığı ile günlerce  gözyaşlarının yağmurlarında tövbe etti.Göz yaşları sellerinde uykulara, mana alemlerine kanat açtı.Günlerce yemedi, uyumadı...Göz yaşları avuçlarında Allah’a yalvardı.Nihayet bir gün yatağa düştü.Ve o gün bugündür artık ormanın üstüne dumanları varmaz oldu.Kimse de ne oldu diye ilgilenmedi.Gidip bakmadı.O zamandan bugüne yirmi üç yıl geçti.Ve ondan hala daha bir haber yoktu.

ORMANIN İÇİNE DOĞRU BİR SEYAHAT

Bir gün yolum o köye düştü.Bu hikayeyi anlattılar bana.Hiç vakit kaybetmeden o kulübeye vardım.Biraz zor oldu ama yarım günün sonunda o kulübeye vardım.Kulübe yılların verdiği cefayla harabeye dönmüştü.Yıkık dökük bomboştu.Kimsecikler yoktu.İçeri girdim.Loş, sessiz, ve ibret abidesi şeklinde büyüleyici idi.Bir devrimin sembolünü seyrediyordum adeta.

Çıktım, görmem  gerekeni gördüğümü düşünüyordum. Geri dönecektim.Son kez etrafa bir göz atayım dedim.Derken kulübenin arkasında, ilerden bir sesler geliyordu sanki.O tarafa doğru yürüdüm.Etraf pek sık değildi ve o tarafta da kimseler yoktu.Yanlış mı duydum diye şüphelenirken seslerin devam ettiğini fark ettim.Nerden geliyordu bu sesler?.Sesler vardı ama peki sahipleri neredeydi? Ben yapayalnızdım oysa.Açıkçası korkmaya başladım.İçimden dua okumaya başladım.Sanki şu karşıki  kesik ağaçtan geliyordu o sesler.Evet o ağaç o kesik ağaçtı.Usulca ona doğru yürüdüm.Evet evet sesler o ağaçtan geliyordu.Ancak anlaşılmayacak kadar derinden geliyordu.Ağaca iyice yaklaştım.Elimde olmadan dudaklarım gönlümün tercümanı olarak selam verdim.O an sesler birden kesildi.Kısa bir duraklamadan sonra ormanı inletircesine  bir yankı duydum: “Ve aleyküm selam..Gel yabancı, gel!” Gönlüm yerinden kopacak gibiydi. “Nereye dedim?”  O ses devam etti.“Gel yabancı yüreğinden çık ve gel” Ağaca iyice yaklaştım.Eğildim, kulağımı ürkek ürkek o ağaca yaklaştırdım.Derinlerden, çok derinlerden bir sesler duyuyordum. ““Ben insanları ve cinleri ancak ve ancak bana ibadet etsinler diye yarattım” Gelen yabancı gel, bu güzel davete gel” O an bayılıp kalmışım orada....

..

Son Güncelleme (Salı, 01 Aralık 2009 18:12)

 

Yorum ekle