Rasgele Fotoğraflar
Sayaç
mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün101
mod_vvisit_counterDün113
mod_vvisit_counterBu Hafta214
mod_vvisit_counterGeçen Hafta590
mod_vvisit_counterBu Ay640
mod_vvisit_counterGeçen Ay2765
mod_vvisit_counterTüm Günler80999
Anasayfa Yazılar Denizin Hünerli Elleri

PostHeaderIcon Denizin Hünerli Elleri

“Hasret kokan temmuz akşamlarında

Ufuklara dalıp içime hasret çektim.

Biricicik sevdamın gözlerinde

Yüreğimin derinliklerini gördüm.”

 

Uzaklara bakıyorum.Özgürlüğe.Belki de hayallerime. İçimde değil orda sanki yüreğim. Orda sanki özlemlerim.Kıyılara saklı hünerli eller okşar bedenimi.Yüreğimi inanışa zorlarlar.Beni çekerler şaşalı dünyalardan.Kıyılarına hapse zorlarlar.

Mavi..Masmavi ve sınırsız renk cümbüşü duruyor karşımda.Enginlik onda.Gözlerim uzaklarda.Oralardayım sanki.Derin  ve bilinmez bu kadar yüreğim.Özgür olmak ister bu kadar yüreğim.

Kara bulutlar sardığında gökyüzünü üzüntüsü benim gibi denizin yüzüne de yansır.Onun gibi maviliğimi kaybederim istemesem de.Yol ararım tasalarımdan beni çekip alacak bir yol…Ve ta gökyüzüne uzanan bir yol…Fırtınalar getiren ey kara bulutlar alın şu içimi de götürün başka diyarlara..Ben de kalmasınlar yeter gayri.

Kıyısında oturuyorum.Karşımda muhteşem bir tablo:Deniz, ufukta bir bulut yığını ve arkalarında saklı bir güneş.Yarınlar gibi saklı bir güneş.Bilinmezlerin ardında bir güneş.Ve o deniz ise benim yüreğim.Benim sevdam.Dalgaları hayatımdaki iniş çıkışlar gibi, kıyıları yalarlar.Dalgalar uzaklardan gelen haberciler gibi.Onlar ki haykırışları denizin.Nerden ve neden kopup gelirler bilinmezler ama  hep kıyılara takılıp kalırlar anlamsız ve boş engeller gibi kıyılara.

Bir güzele takılır gözlerim.Kıyısında koşar denizin.Dalgalarında ayaklarını ıslatır bir çocuk gibi..Dalgaları yakalamak ister gibi koşan bir güzele takılır gözlerim.Bilmiyorum..Kim bilir o da benim gibi sevdasını mı kaybetti?. Bu kıyılarda sevdasını mı arar benim gibi? Kıyısında oturup sonsuzluğu beraber seyredecek..Beraber saatlerini denizle paylaşacak.

“Denizin aşıkları, deniz sevdalıları..Güneş doğsa da doğmasa da yosun kokusunu ciğerlerine çeken  deniz aşıkları var” Haber mi beklerler, muştulu bir haber mi beklerler denizden gelecek.Umudunuz sizin de denizlerde mi arkadaşlar.

Bir martı gibi üstünde uçmayı denizlerin, bir ıhlamur ağacı gibi hoş kokular salıp yıllarca denize karşı dimdik  durmayı ve nihayet sonunda yığılıp kıyısında ölmeyi, kıyısına karışmayı,un ufak olup bir kum tanesi,bir odun parçası gibi yüzyıllara uzanmayı ne kadar isterdim ah.

“Hasret kokan temmuz akşamlarında

Ufuklara dalıp içime hasret çektim.

Beraber çay içtiğimiz o kıyılarda bir yerde

Sensizdim artık, suskun ve tektim.

Yalnız içtim çayımı, bir bardak ta hazırdı ama

Sanki gelecekmişsin gibi

Gözlerimi ufuklara bağladım

Yollarına altından tozlar serptim

Gökleri denize çektim bilesin

Yatağım gibi sıcak sulara daldım

Tesbih taneleri sayar gibi

Dalgaları saydım öylece bekledim seni.

Seni getirmedi dalgalar,

Haberini de getirmediler.”

Bir tutkudur denizler.Kıyılarıyla çekerler insanları.Rahatlık vardır, aşk vardır, gizemli buluşmalar vardır oralarda.Bir şarkıdırlar söylenerek hiç bitmeyen.Bin bir çeşit notası olan.Şarkıların en güzeli, resimlerin en pahalıları.Omuzlardaki yüklerin kumlara karıştığı.Bütün yılın yorgunluğunun kaybolduğu bir dünyadır denizler.

Yeşille mavi buluşur o kıyılarda.Yeşille mavi sevişir aşkların en güzelini yaşarlar.Seyrine doyumsuz beraberlikleri çeker insanı..O aşkı kıskanmamak imkansız adeta.Geçmişe ve geleceğe dair tüm güzellikleri saklarlar.Gelip birileri bulsun diye çekinirler işte.

Bazen yitiğini arayan üç beş kişi uğrar oralara.Güneşin batmaya durduğu bir vakit denizin yalnızlığını paylaşmaya gelen üç beş kişi yani. Yani onunla dertleşecek üç beş kişi gelir.Issız kıyılara adımlarıyla yüreklerindeki fırtınaları kazırlar.Kumlara uzayıp giden ayak izlerini bırakırlar.Acılarını bırakırlar o kıyılara.Kumlarla yıkarlar ayaklarını.Her adımda acılarını çiğnerler sanki.Bin bir çeşit acılarını.Kalmayacak bu izler biliyorum.Bir dalga gelecek silecek ve gidecek onları.Bir hayatın başlaması ve bitişi gibi.Üç beş günde unutulup gidilecekler.

Denizlerde kendimi buluyorum, onu oturup seyrettikçe seyretmek istiyor içim.Kendimi tanımak istiyorum onu tanırken.Bazen sessiz sedasız,oturup düşündüğüm an gibi.Bazen alımlı mı alımlı bir güzel kız gibi oluyor..Ve kızdığında ise inanılmaz hırçın mı hırçın bir boğa gibi.Dalga dalga haykırırım, şiirler yazarım bazen.Bütün dertlerimden kaçarak iki kaya parçası arasına siner,  bir ses dinlerim.Denizin içinden gelen sesi.Denizin homurtusunu dinlerim.Hiç Korkmadan, hiç çekinmeden.

Su ile başladı hayat.Suda başladı hayat.Bedenimizde su vardır.Su vardır tüm canlıların vücudunda.Kendimizi denize yakın buluşumuz belki de bundandır bilmiyorum.Soğuk, mavi, kıpır kıpır denizde içimizdeki duygularımız saklıdır.Dalgalar  gibi yayılmak isteriz tüm gönüllere.Onlar gibi  ufuklara koşmak, ufukları yakalamak isteriz.

Evet deniz içinde binlerce hayat barındırır.Ama biz bu bölümde  denizin içini değil kıyılara bıraktığı  muhteşem eserleri bulmaya, onları keşfetmeye çalıştık.Sakarya Karasu ile Kocaeli Sarısu mevkileri arasında, Türkiye’nin  Karadenize olan kıyı uzunluğunun %10 gibi küçük bir alanda gezinti yaptık.Bazen saatlerce yürüdük, bazen de yemyeşil asfalt yollardan unutulmaz şarkıcı Kazım Koyuncunun şarkıları eşliğinde, gönlümü cezbeden  Karadeniz kıyılarını gezdik.İlk durağım Kerpe idi.Kandıra’dan 15 km uzaklıktaki bu şirin beldeye, Baba Dağını geçtikten sonra her tarafı ağaçlarla kaplı, inişli çıkışlı, ucunda deniz görünen bir yoldan geçerek varıyoruz.Sanki umut edilip de çoğu kez yaşanamayan  hayat gibi bir yol  burası.Tüm  güzellikleri yaşayarak yolun sonunda cennete varmak gibi.

Deniz kıyılarında dolaştığınızda aslında muhteşem, hünerli eleri görürsünüz.Yıllarca hiç durmaksızın dalga ve getirdiği  rüzgar ile kıyısında bulunan kayalara, taş ve topraklara ve hatta bitki örtüsüne ilginç desenler çizmiş, çok ilginç şekiller vermiştir bu hünerli eller.Dalga ve rüzgar denizin sağ ve sol elleri gibidir.Denizin bu ellerle yaptığı sanat eserlerini görmek için çıktık bu yola.

Kayaçlar…Gezdiğim bu bölgede dört tip kayalar ile karşılaştım.Beyaz, siyah  gri ve kızıl..Kefken’ e bağlı Cebeci tatil beldesinin doğusunda,  Kefken Adasının karşısındaki bölgedeyim.buradaki kayaçlar kireç kayaçlarıdır.Nispeten yumuşak ve şekillendirilmesi kolay olan bu kayaçlar kıyı boyunca yaklaşık  5 km uzunluğundadır.Üzerlerinde yeşil bitki örtüsü, altlarında mavi deniz ve aralarında beyaz bir tabaka.Uzaktan görünen bu tabloya yakından baktığınızda yumuşak olan kısımların daha erken oyulması nedeniyle nispeten sert kısımların dışarı doğru çıkıntı yaptıklarını, ve çok güzel görünümler sağladıklarını görürsünüz.Bu kayaçlara yakından baktığınızda o hünerli ellerin bir heykeltıraştan daha maharetli olduklarını keşfedersiniz.O ellerle kıyılar muhteşem sanat abidesi oluverirler.İnce kıvrımlarda oyma sanatının en güzelini görürsünüz.Buralarda deniz bambaşkadır.Sakin ve sessiz , tüm iş yoğunluğunu  atabileceğiniz, güneş ve denize karşı oturup yüreğinizin  sesini dinleyebileceğiniz bir yer burası.Ben buraya benim mekanım diyorum.Herkesin  kendinden bir parça bulabileceği bir yer buralar.

Akşam güneşinin kızıllığına boyan kayalarla oynaşan dalgaları görürsünüz.Ormanlar denizin üstünde gibi durur.Ormanlardan denize açılan kapılar saklıdır oralarda.

Dalgalar.Denizin yüreğinden kopup gelen dalgalar.Neler getirirsiniz uzaklardan.Neler taşırsınız kıyılara böyle.Üstüme üstüme  gelen dalgaları seyrediyorum.Beni yutacak gibi gelen dalgaları.Heyecanımı artıran dalgaları bu kıyıları okşayan dalgaları.

Yürüyorum…Yürüyünüz ama etrafınıza iyi bakınız..Bazen denize uzanmış bir dilek ağacı görürsünüz.Üstünde yüzlerce dilek mendili bağlanmış bir ağaç.O ağaç ki denizindir.Denizin dilekleri vardır üstünde.nedir o dilekler saklıyor söylemiyor deniz bana.Yürüyüp geçiyorum dileklerin kabul olsun ey deniz.

Diyorum ya gezerken kıyılarda etrafınıza iyi bakınız.Bırakınız bir anlık sevgilinizi, sevdanızı seyreyleyin denizin hünerli ellerini.Seyreyleyin kayaları.Bazen yüz üstü uzanmış uyuyan  bir adam, bazen denizi seyreden bir ayı veya bir aslan görürsünüz.Başında kasketi bu bir asker olabilir mi?.Vurulup düşmüş bu kıyılara uzanmış..Belki de bu kıyıları savunurken vurulup düşmüş bir şehit.Hünerli eller buraya da bir köpek çizmiş, denize bakan bir köpek.Havlayan bir köpek resmi.Ve kaplumbağa..Sırtlamış onca yükü ,yüzünü denize dönmüş, adeta kayaların arasına sıkışmış bir kaplumbağa.Ben mi hayal ediyorum bunları bilmiyorum ama işte Sfenks heykellerine benzeyen başka bir heykel…Tonlarca ağırlığında bir kayadan yapılmış bir heykel.Kıyıları gezerken sizler de bunları görebilirsiniz.Bunlar Karadeniz’in hünerli ellerinden çıkan sadece birkaç eser.

Yorulup oturduğumda bir kayaya denizdeki bir balıkçı kayığına takılır gözlerim.Bir şarkı dolanır dilime rahmetli Kazım Abiden “Denizde kararti var,

    Bu gelen kayık midur?

   Ben özledum yarumi

   Ağlasam ayip midur? 

Boyut değiştirir, renkleri değiştirir, duygularımı değiştirir, önümden bir balıkçı kayığı geçer.Sanki hiç dönmeyecekmiş gibi.

Gitme uzaklara ey kayık,

Beni bırakma bu kıyılarda

Al  bütün yüklerimi de al

Ya da yüreğimdeki denizlere dal”

Kıyılarda bir sürü hayat vardır.Kuşlar, yengeçler, martılar..ve niceleri.Bu mavi kuş sabırla avını bekliyor.Renklerine takılıyor gözlerim.Zevkle seyrediyorum onu.Yengeçler ise güneşin tadını çıkarıyor.Biraz ısınmak, biraz bronzlaşmak ister gibiler.Bazıları ise ya yer kavgasında yada av peşindeler.Bu kayalar onların yuvası.Kayaların rengiyle renklenmişler.Öyle kamufle oluyorlar.

Ve martılar..Martılar güzel kuşlar. Martılar en sadık arkadaşıdır denizlerin.Onlarsız deniz olmaz adeta.Harika bir manzaranın dört unsurundan biridir onlar.Yani deniz, kum, güneş ve martı.Hayallerdeki resmin kuşlarıdır onlar.Takılır gözleriniz ister istemez.Kanatlarını açıp süzülüşleri bir başka, el ele verip, iki sevgili gibi denizi seyredişleri bir başkadır.O kıyılarda gezerken bir de sizin gibi gezen bir martıyla da karşılaşırsınız.Belki de uçacak hali kalmamış.Hem yalnız, hem  efkarlı.

Ağaçlar ardından bir karabatak , küçücük bir kayaya  tutunmuş  diğer bir kaçı ise hem  temizlik yapar hem Karadenizi gözlerler...Güneşle  kanatlarını kuruturlar..

Denizin dik yamaçlarında arılar ile de karşılaşırsınız.Kıyıların en güzel yerine  yuva yapmış arılarla..Üstümde onlar uçuşur, yuvalarını girip çıkarlarken ben devam ediyorum.Az ilerde  yosunlar arasında yaralı bir deniz kuşu görüyorum.Yaralı bir kuş…Sen demi yaralısın benim gibi.Kanatların, tüylerin var ama uçamıyorsun,yaran içinde mi yoksa? Hiçbir şey yapamıyorum ona.Sonu malum..Kaderine bırakıp, gözümü yumuyorum ve yürüyorum.

Kıyılar hayat dolu kıyılar..Karıncalar da var oralarda.Durmaksızın koşuşturan karıncalar..Ve yılan..Ürküyorum,bir an duruyorum  ama onun umurunda bile olmuyorum. Yiyecek derdindeydi, tarla faresi ya da yuvasını arıyordu..Onun da evi Karadeniz kıyıları.O da buraların müdavimi..

Bu kertenkele ise güneşleniyor.Öğle güneşinin tadını çıkarıyor bu kayalarda.Bir yanda deniz bir yanda güneş öyle keyifli ki…Bu kıyılar hayat doludur.Deniz hayat doludur.Denizde dalga vardır.

Evet dalgalar…Yüreğim gibi taşmak için koşan dalgalar..Kırmak için zincirleri asılan dalgalar.Aklım gibi, duygularım gibi  Karadeniz’in dalgaları.Denizin gülümseyince görülen dişleri gibi dalgalar.

Salına salına gelirler, yıkılırlar kayaların üzerlerine ve sonra çekilirler.İçimdeki ses gibi, dağlara bayırlara duyurmak istediğim ses gibiler.Bir ananın oğluna ağıtı gibiler.Bir türküdür, yanık bir türküdür dalgalar.Dizim dizim acılar  yıkarlar kıyılara.Tespih taneleri gibi sıra sıra gelirler..

Akşam güneşini kumlara sererler sanki.

Sonu gelmez sandığınız dalgalar bir de bakarsınız ki birden kesiliverirler.Kışın ortasında uyur adeta Karadeniz.Belki de yorgunluk çayı için kısa bir moladır bu.Kıyıların çizgileri  net çıkar ortaya..Küçücük bir göl olur o koca deniz.

Ve sonra hafifden hafifden çalkalanmaya başlar.Dalgalanır, kıyıları, kayaları yine dövmeye başlar.Uzanıp elimi tutmak ister , horona çekmek ister beni.Kayaların önünde öyle bir horon oymaya başlar ki dalgalar.Oynaşırlar kendi aralarında.Dans ettiklerini görürsünüz.Salınırlar, kendi etraflarında dönerler..Havaya zıplarlar,balerinler gibi uçuşur sular.Gökyüzüyle sevişirler.Gökyüzüne doğru yürümek isterler.

“Çırpınışları yüreğim gibi,

Ya haykırıp savrulacaklar,

Ya kayalara vurup dağılacaklar

Ya da beni alıp götürecekler”

Saatlerce onları izledim.Aklıma neler geldi ki onları izlerken.Anne ile yavrusunun sarılışları....Göğüslerini çarptırarak galibiyet sevinci yaşayan sporcular.Bir de kavgaya tutuşmuş koçlar.

Hele kayalara çarpıp havaya inci taneleri  saçmaları yok mu? İnanılmaz güzeldi.Oturun seyredin isterim.

Ve karardığında bulutlar Karadeniz de kararır.Öyle öfke yüklenir ki..Pusuya düşmüş bir şehidin annesi gibi dolar yüreği.Çılgına döner Karadeniz.Kayalara öyle hınçla çarparlar ki.Bütün hıncını onlardan alırlar.Kapına sığmaz Karadeniz.

Evet mevsim kış .Şubat ayındayız..Karadeniz’in haykırışı andıran sesine kapılıp Babalı mevkiine gidiyorum..Çünkü burada sert  ve dik kayalıklar var..Ve dalgaların bu kayalara o enfes şekilleri nasıl  verdiğini görmek için bunun iyi bir fırsat olduğunu düşünüyorum..Deniz çok dalgalı.Deniz adeta kudurmuş.Deniz çok kızgın.Deniz çıldırmış..Dev dalgalar kıyıları yutacak gibi ilerliyor.Boyları 4-5 metreyi buluyor.Dalgalar dalga değil adeta yürüyen dağlar gibi.Bu dev su kütlelerinden ürküyorum.Kendimi denizin ortasında kalmış bir gemide düşünüyorum ve korkuyorum.

Sert esen fırtınaya karşı koymak çok güç.Uçuşan deniz suyundan kameramı korumak için kendimce bir çözüm buluyorum.Kameramı bir poşete geçirip korktuğum halde kıyıya iyice yaklaşıyorum..Mümkün olduğunca dalgalara yakın olmak istiyorum..

Dalgalar…Dev dalgalar.Tonlarca ağırlığında bir güçle ve hızlıca kayalara çarpan dalgalar..Metrelerce yukarı fırlıyorlar..

Kıyı boyunca doğuya doğru yürüyorum.Kıyıya iyice yaklaşıyorum..Dalgalar üstüme üstüme geliyorlar..Deniz tüm güzelliklerini bir tarafa bırakmış bir cellat gibi  bana, kıyılara ve önüne gelen her şeye gözünü dikmiş,can almak istiyor gibiydi. Çıldırmış diye düşünüyorum..

Her dalga vuruşunda kayaların arasından yukarı fırlayan sulara bakıyorum..Hepsi ayrı bir güzellikte.Sanki gökyüzü ebru tablası da onlara da bu tablaya serpilen renkler gibi. Bu patlamalar, bu fışkırmalar …Gökleri ıslayacaklar sanki.

Tüm korkularımı unutuyorum.Bunlar Karadeniz işte diyorum.Karadeniz’in hünerli elleri bu işte diyorum.Yıllarca hep böyle çalıştı Karadeniz.Ve yine dalgalara dalıyorum.Dalgaların ardı arkası kesilmiyor.Kayalara her çarptıklarında  sudan ağaç figürleri oluşturuyor.Belki de dağılıp giden hayaller bunlar.Kırılın umutlar.Yıkılan hayatlar.Geçen günlere duyulan hıncımız.Biten aşklarımızın ardındaki öfkemiz.Masaya inen yumruklarımız..

An be an patlayan bombalar arasında kendimi bir savaş muhabiri gibi hissediyorum.Bu bir savaş.Denizle karanın savaşı.Kayalara atılan bombalar bunlar.Kayaları çekiçleyen eller bunlar.Ortalıkta gümbürtüden başka bir ses duyulmuyor.Top, tüfek, alçaktan uçan uçak sesleri, patlayan bombaların sesi ya da bir ustanın çekiç sesleri..Kendi sesimi bile duymakta güçlük çekiyorum.

Bu savaş  başka bir mekanda, Kefken-Pembe kayalar mevkiinde de sürüyor.Aynı öfke, aynı hırs, aynı inat…Karadeniz öfke kusuyor kendini çeviren kıyılara.Karadeniz sığmıyor kabına.

Benim gibisin sanki ey deniz.Yada ben de senin gibiyim.Senin gibi doluyum.Senin gibi taşmalıyım.Senin gibi patlamalıyım.Yüreğimdeki resimleri çizmeliyim bir yerlere..Sınırlarıma çekmeliyim birilerini.Yüreğimi okutmalıyım beni dinleyecek birilerine.Beni anlayacak birilerine.Oturuyorum seyrediyorum onları.Üşüdüğüme aldırmıyorum.Bunları seyretmeli herkes diye düşünüyorum.Kayalardan süzülen gözyaşlarını..Kayalara dökülen denizin alın terini.Kayaları delip fırlayan bu dalgaları..Seyretmelisiniz.İçinizdeki fırtınaları.İçinizdeki duyguları..Hatta sizi yutmak o duygularınızı.

Boyu 25 metreyi bulan fışkırmaları seyrediyorum.Beni göklere fırlatacak patlamaları…Buyurun siz de bir müddet izleyin onları 

 “Yürüyorum..Elimde bir sigara

Gözlerim etrafta bilmem ne arar.

Yolum nereye götürür beni bilmeden

Yürüyorum…

Yağmur yağar gökten

 Fırtınalar kopar “durayım” demeden

Dalgalar gelir Karadeniz’den..

Dalgalar bulutlara değer..

Bulutlar başıma değecek sanki..

Ve güneş çok uzaklarda.

Terk etmiş  bizi.

Tüm huzurumuz gibi.”

Gün ortasında olduğum halde her taraf karanlık.Karanlık basmış kıyıları.Çatmış kaşlarını Karadeniz.Kararmış, köpürmüş Karadeniz.Bir o yana bir bu yana savrulan kuşlar var havada.Dalgalar anaforunda kaybolan  kayalara bakıyorum.Öyle azgın saldırıyor ki Karadeniz üstlerine..Ayakları bağlı olmasa çoktan kaçacaklar gibi.Ama onlar bu tokatlara mahkumlar..Onlar Karadeniz’in öfkesine esirler.

Burası da Sarısu mevkii.İki üç gün önce burada piknik yapmıştım.Şimdi ayakta durmakta bile güçlük çekiyorum.Öyle sert ki fırtına.Yüzüme denizden aldığı tuzlu suları çarpıyor.

Yazdan yaza sıcak sularına girmek, hafif dalgalarında eğlenmek üzere geldiğimiz o dost, o deniz şimdi çok korkunç biriydi.Hani nerde mavi sular? Hani nerede tertemiz Karadeniz.Öyle bulanık, öyle koyu ki.

Benim kadar mı acılandın

Yoruldun ve böyle hırçınlaştın

Sende görürdüm hep kendimi

Kendime benzetirdim her halini

Çok mu kirletildin? Benim kadar mı?

Damlaların yaşlarım kadar var mı?

Ben de senin gibi mevsim mevsim

Saldırdım hayatın duvarlarına

Tıpkı senin saldırdığın gibi

Saldırdım  koca taş yığınlarına

Her vurduğumda bir toz zerreciğini

Koparabildim, aldım yanıma

Ama benim zamanım o kadar az ki

Bir adım sonra geliyor ömrün sonu

Kazanma ihtimalin benden o kadar çok ki

 

Kimler kimler sana benzetti  kendini ki

Yoksa bu hallerin bizimle bir alay mı?

Benim küçücük isyanlarımla dalga mı?

Bin yıllardır ben buradayım der gibi

Kayalarda patlayan dalgaların kahkahaların mı?

Bize mi, bana mı gülüyorsun yani?

Ben kendimi sana benzetirken

Yaşlanan yüzümde mi,

Ağırlaşan dizlerimde mi gülüşün?

Bak işte gidiyorum

Hadi vur bir daha sen

Bas kahkahanı ardımdan ey Karadeniz

İşte gidiyorum ben…

“Yeter diyorum..Ve arkama bakmadan ayrılıyorum artık.Yağan yağmur altında  sadece yoluma bakıyorum.Ve uzaklaşıyorum bu savaşın içinden çıkıyorum.

Ve sonunda Karadeniz duruluyor.Mevsim yaz.9 ay boyunca çalışan  hünerli ellerin marifetlerini görmek için tekrar kıyıları gezmeye gidiyorum.Gezime Sarısu’ dan başlıyorum.Sarısu’yun batısında, patika yollardan ve orman içlerinden güç bela geçerek sahile ulaşıyorum.Burası çok güzel bir koy..Kumsal olmayan, kayalar ve küçük adanın mavi suyla bütünleşmiş, nefis  manzarası ile karşılaşıyorum.Kayalar dikkatinizi çekecek kadar kat kat..22 katman sayıyorum bu kayalarda.Oldukça dik ve sert kayaçlar bunlar.Koydaki küçük adacığa doğru taş sektiriyorum.O taş gibi sekmek istiyor gönlüm o adacığa doğru.Burası tamamen taşlardan müteşekkil.Dik ve katman katman kayaçlar var burada.

Manzarayı daha iyi görmek için yüksek bir kayaya çıkıyorum.Ancak burada martıların yuvaları varmış.İki martı beni bu tehlikeli bölgeden uzaklaştırmak için üzerime saldırıyorlar.Kim olsa yuvasını korumak ister.Onları anlayışla karşılıyorum.ve bir kaç görüntü alıp orayı hemen terk ediyorum.

Evet koyda sadece taşlar vardı.Muhtemelen bu ada ve çevredeki kayalardan kopartılmış taşlar bunlar..İlginç taşlar buldum orada.Mesela bu insan dalağına ne çok benziyor.Üzerinde kist olan bir dalağa.

Bu parçada ise birkaç küçük taş kırmızı toprak ile birleşerek  küçük bir kaya parçası oluşturuvermiş.

Bu küçük kaya parçası arkadaki kayaçların küçük bir kopyası sanki.Katmanları bile var üzerinde.

Her taraf düzgün kenarlı taşlarla dolu.Yuvarlak, yassı, yumurta şekli ve başka türlü bir sürü taşlar.Hatta rengi ile de benzeyen kırık bir kalp buluyorum orada.Sahile vurmuş kırık bir kalp.

Kerpeye doğru gittiğimde denizin içinde kalmış kayaçlarla karşılaşıyorum..Muhtemelen bir zamanlar buradaydı kıyı.Rüzgarın ve dalgaların aşındırması ile kala kala bunlar kalmış denizin ortasında.Güneş ışınlarının kayalar arasından yansıması ile zevkine doyumsuz  bir manzara seyredersiniz burada.

Aynı yerdeki bu kaya kütlesi de anakaranın parçasıydı bir zamanlar.Üzerindeki yeşillik  üst katmanda toprak olduğunu gösteriyor.Denizin aşındırması ile o da anakaradan kopmuş.

Sarısu’yun doğu kısmındaki bu bölgede de ilginç yapılar ile karşılaşıyorum.Durgun denizde bu yapılar daha hoş görünüyor.Burada deniz kendine kayalar arasında yollar açmış.Kemerli köprüler görüyorum.Dalgalar köprülerin altından geçerek hem nasıl oluştuğunu söylüyor hem de bana selam veriyorlar.

Biraz ileride 20-30 ton ağırlığında kayaçların üzerinde duran ve denize bakan adamı andıran kayacı fark ettim.İnsan eliyle konmuş gibi duruyor.Dengesini nasıl bulmuş öyle inanılmaz.Yuvarlanarak gelmiş buraya ve muhtemelen bir zamanlar küp şeklinde idi.Aşınma sonucu ilginç bu hale gelmiş.Değişik açılardan seyrediyorum bu eseri.Her açıdan muhteşem görünüyor.

Hünerli ellerin bu bölgede küçük mağaralar oluşturduğunu görüyorum.Sarısu plajından 1 km doğuda bulunan bu küçük mağara denizden 20 metre içeride. Şaşıyorum sert kayaçları nasıl bu şekilde oymuş.Onu bu şekilde delmiş.

Biraz ileride ise apayrı bir güzellik var.Bir bakışta iki deniz görünür kayalar arasından.Kayalar ve deniz bu kadar içice geçebilir.Bu kadar birbirlerini tamamlayabilirler. Aynı karede iki deniz üç kara parçasını izleyebilirsiniz burada.Bu köprülere hiçbir insan eli değmemiştir.Sadece Karadeniz’in hünerli elleri vardır bunlarda.

Kerpe ile Kumcağız arasında tamamen kızıl kayalardan oluşmuş bir bölgeye geliyorum.Yaklaşık 100 metre uzunluğunda denize burun gibi çıkıntı yapmış bir yer burası.Sert olmayan yapıları nedeniyle kolayca aşındırıldılar voe ortaya bu şekiller çıktı.Yeşil, mavi ve kızıl renklerin buluştuğu bir yer burası.Uyuyan adamı siz de görüyor musunuz?

Bu kaya parçası ağaç köklerinin ayırdığı ve dalgaların yerinden kopardığı, üzerinde farklı katmanlar bulunan bir kaya parçası.Bu bölgede sert kayalar görürsünüz.Buradaki kayalar katman katmandır.Üzerlerinde orman altlarında deniz olan kayalar vardır buralarda.Evet ormanlar adeta denizin üzerinde gibidir.Yıl boyu esen rüzgarlarla denizin ters istikametinde rükuya durmuş gibi hafifçe eğiktirler.

Doğuya Cebeci’nin de doğusuna Kefken Adasının karşısındaki bölgeye gidiyorum.Buradaki kayaçlar beyaz, yani kireç kayaları..Kolay yontulan ve kolayca işlenen kayaçlar bunlar.Burada nispeten sert olan tabaka daha az aşındığından çıkıntı oluşturmuşlar.Merdiven gibi…Kireçi fazla olan tabaka içte sert tabaka ise dışarıda kalmış..Kayaçlara yakından baktığınızda 3-5 cm çapında 10-15 cm uzunluğunda ilginç çıkıntılar görürsünüz.Ben bunlara minyatür peri bacaları diyorum.Neyse sonuçta ortaya böyle güzellikler çıktı işte.Biraz ileride bahsettiğim kireç tabakası karşıma çıkıyor.Onu ve kayalar arsında fosilleşmeye başlamış midye kabuklarını da yakından inceliyorum.

Yürümeye devam ediyorum.Bu koy adeta midye mezarlığı.Yaklaşık 100 km uzunluğunda kıyı şeridi gezdim hiçbir yerde bu kadar bir araya yığılmış midye kabuğu görmedim.Burası sadece 50 m uzunluğunda bir yer.Yaklaşık1,5-2 m kalınlığında midye kabukları yığıntısı.Midye mezarlığı demekten başka bir kelime diyemiyorum buraya.

Ya deniz bu midye kabuklarını ne hale getirmiş böyle.Bunun üzerine bir kat eklemiş, bunları ise sırt sırta eklemiş.Bu kaya parçası da bulaşık süngeri gibi.Altta süngerimsi tabaka üstte ise daha sert tabaka.Süngerimsi kısım dediğim muhtemelen tuzlu su tarafından delik deşik edilmiş.

Bu kıyılarda gezerken deniz yıldızı fosili buluyorum.Bir iki bin yıllık bir fosil bu.Niğde Üniversitesine teslim ettim onu.Benden çok onların işine yarar diye.

Bu da başka bir deniz canlısına ait fosil.Muhtemelen içinde inci bulunan midye türüne ait fosil .

Ve mureksler..Deniz salyangozu diyebiliriz.Bu bölgede çok miktarda mureks bulunuyor.Bunlardan bir çok süs eşyası yapılıyor.Hatta kül tablası gibi ev gereçleri bile..

Ve dalgaların yuvarlak şekil verdiği bir taş.Güzel değil mi?

Bu bir demir parçası.O ellere ne taş dayanıyor ne demir.İşte demire bile bu şekli veriyor o muhteşem eller.

El emeği göz nuru başka bir sanat eseri.Bu ne işçilik ama.Bizlerin ancak bir çok alet ve zahmet sarfederek yapabileceğimiz bu işçiliği deniz sadece dalgaları ile yapıyor.

Doğuya doğru yürümeye devam ediyorum.Acaba bu kimin beyni?Kayalara kazınmış bir beyin, bir akciğer, bir ağaç…. Aklınıza ne gelirse. Muhteşem değil mi? Bunlar fosilleşmiş ağaç kökleri.

Hıh kim oturmuş da bu kaya üzerine çizikler atmış böyle.Kim ne yazmış öyle bu kayanın üzerine?

Bu kaya da yere serilmiş yabani hayvan derisi gibi duruyor. Gelen dalga ile bu şekli nasıl aldığını tahmin edebiliyorum.

Aynı yerde 3-4 metre ötede bir beton parçası.Üzerinde “Celal” ve “Hüseyin” adlarını okuyorum.Kim bilir hangi Celal ile hangi Hüseyin yapmışlar bu beton parçasını.Ve sonra üzerine adlarını yazmışlar.Bütün “Celal’ler” ve “Hüseyin’ler” aklımdan geçiyor. Hepsine, hepinize selam olsun.Onlarla tanışmayı, en azından çocukları, torunları ile tanışmayı çok isterdim doğrusu.

Doğuya doğru gidiyorum.Sonra denize ulaşmak için bir hayli yokuş aşağı iniyorum.Yolum ormanın içinden geçiyor.Mis gibi kokan çam ağaçlarının arasından geçerken tüm tasalarımın, tüm sıkıntılarımın çok uzakta kaldığını hissediyorum.İçim heyecan dolu varıyorum  Uzunkum ile Tuzağzı arasındaki  “Saklı Vadi”ye..Ben buraya “Saklı Vadi” diyorum.Ormanlıklar arasında kalmış küçük bir koy burası.

Güzel görünümleri yakalamak için iyice kıyıya iniyorum.İlginç oluşumları yakalamak için belime kadar suya giriyorum ve ilerliyorum.Denizin kayalarda açmış olduğu oyukların içinden geçiyorum.Karşıma kemerli bir köprü kaya çıkıyor.Mostar köprüsünün kopyası gibi duruyor karşımda.Hayranlıkla izliyorum onu.

Deniz burada çok çalışmış.Kayalarda irili ufaklı bir çok  mağara ve oyuklar oluşturmuş.İşte burada karanlıktan denize çıkışın resmi var.Yani özgürlüğün resmi.Her sıkıntının ardında bir esenlik vardır diyor bana Karadeniz.Her darlığın ardında bir genişlik, bir enginlik var diyor.Ben de geçiyorum bu daracık delikten ve denize varıyorum.Özgürlüğüme yani.

Kıyı boyu yürüyorum.Yürürken  sahile serpilmiş geometrik şekilli kayaçlarla karşılaşıyorum.Sanki deniz eserlerini sergiliyor buralarda.

Daha doğuya gidiyorum.Kayalarda gezmek zor.Bazen atletik olmanız gerekebiliyor.Hoplamanız, sıçramanız gerekebiliyor.

Kayaçlar üzerinde yürüyorum.İrili ufaklı, düzgün şekilli binlerce siyah kayaç.Başka bir gezegendeymişim gibi geliyor bana.Arada sırada karşıma kayaçlar arasında büyümüş  yeşil otlar çıkıyor.Hayret ediyorum; kayalar arasında nasıl büyümüşler öyle.Kayaçlar ise hemen hemen aynı boyuttalar.Sanki aynı fabrikada üretilmişler ve kamyonlarla buraya dökülmüşler gibi..

Buradaki kayaçlar  dediğim gibi siyah ve yığma gibiler.Dilim dilim, katman katman yığılmışlar buraya..Ve denize paralel uzanıyorlar.Denize yakın olanlar siyah, üzerinde ağaç olan ana karanın ise kızıl kayalaşmış topraktan oluştuğu görülüyor.

Burada  mavi ve siyah buluşmuş.Kızıl ve yeşil renk de aralarına karışmış.

Denize bakan yamaçta kırmızı toprak arasına sıkışmış siyah beyaz büyük taşlar  çok ilginç görünüm  oluşturuyor.Hamurun içine atılmış fasulye taneleri gibiler değil mi? Kırmızı toprak içinde bu siyah kayaçların nasıl oluştuğuna akıl erdiremiyorum.Aklıma gelen tek senaryo az önce izlediğiniz kayaçların üzerine ana kırmızı renkli karanın çökmesi ve taşların da bu şekilde yığma toprağın içinde kalması geliyor.Sonra denizin aşındırmasıyla da açığa çıkmışlar.

Ve daha ilginci yine aynı mevkide karşıma çıkıyor.Yamaçta iç içe geçmiş yüzlerce halka.Dairesel, çizgileri net olarak görünen yüzlerce halka.Denizin kalemiyle çizdiği yüzlerce halka resim.Onları seyrediyorum hayranlıkla.Muhtemelen farklı toprak katmanlarının içi içe geçmesiyle oluşmuşlar..Pırasayı kesersiniz ya aynen öyle görünüyorlar.Uzaktan baktığınızda ise mozaiği andırıyorlar.Bu mozaiği sen mi döşedin bu yamaçlara ey deniz? Ne muhteşem ellerin var senin öyle yahu.

Burada kayaçlar arasında sıkışıp kalmış deniz suyunun tuz katmanı oluşturduğunu görüyorsunuz.1-2 mm kalınlığında bir tabaka bu.

Kayaçlardaki katmanları Saklı Vadi-Tuzağzı arasında çok açık görmek mümkün.Hayranlığım hat safhaya çıkıyor.İşte bir peri bacası.Ürgübe gidemediğime pişman değilim.Burada da Karadeniz’in peri bacaları var.Kah denizin içinde kah kumsalda.

Artık son durağım daha doğudaki Babalı..Babalıya gidiyorum.O muhteşem dalga patlayışlarının bir kısmını çektiğim yere.Burada çok sert, çok keskin ve gri renkli kayalarla karşılaşıyorum.O azgın dalgaların bıraktığı şekillere bakıyorum.Kayalar üzerinde irili ufaklı oyuklar var.Bir şehir gibi caddeler, sokaklar, binalar görüyorum üzerlerinde.Koca koca binalar..Denizin kıyısına uzanmış bir şehir üzerinde uçuyorum.

Burası insan yapısı bir kalenin duvarı değil.Burası Karadeniz’i durdurmaya çalışan kıyıda hünerli ellerce oluşturulmuş bir kale.Gözetleme yerleri bile olan bir kale burası.Yada siz surda açılan bir gedik deyin..İşte kale işte hünerli eller.

28-30 katman var burada.Oldukça sert, siyah ve keskinler.Deniz onlara onlar da denize meydan okuyorlar.Dayanmaya çalışıyorlar bir şekilde.Umutsuz da olsalar dayanacaklar dayandıkları kadar.

Büyük bir göktaşının yüzeyini andıran bu kaya ile de bu kıyılarda karşılaşıyorum.Küçük göktaşı yağmurlarıyla ancak oluşan bu tür şekillerden denizin hünerli elleri bir çok eser yaptı bu kıyılarda.Yüzlerce krater çukuru.

Ve burada ise binlerce deniz kabuklusunun yüzyıllarca süren bekleyişleri ve sonunda taş olmalarının resmini görüyorum.Yakından baktığımda bunların fosilleşmiş deniz kabukluları olduğunu anlıyorum.

Bu bölgede yürürken dikkatli olmam gerektiğini aniden önüme çıkan bir kuyu ile  anlıyorum.Bir çok doğal yani denizin hünerli elleriyle oluşmuş kuyular, yarıklar var.Dikkatlice yürüyorum..Kuyuların dibinde onları oluşturan denizi görüyorum.Kendi kendime gülüyorum.Burada her taşın altından, her kuyunun dibinden deniz çıkıyor.Yaklaşık 3 ila 6 metre derinliğinde kuyular bunlar.Bazıları oldukça derin ve diğerlerine göre geniş.Doğal havuz gibiler yani.Çekim yaparken  3-4 çocuğun yaklaşık 3 m yükseklikten bu havuza atlayışlarını izliyorum.

.Bu havuzun hemen yanında defnelerle örtülmüş başka bir kuyuyu fark ediyorum..Defnelerin arasından güç bela içine giriyorum..Her taraf çok karanlık ve çok sessiz.Sadece denizin sesi duyuluyor.Ürküyorum.Canlı canlı toprağa girmiş gibi hissediyorum kendimi.

Bu da başka bir kuyu.5 metre derinliğinde.Osmanlı döneminde bu bölgeden  cami, han ve medrese gibi yapıların duvarları için taşlar kesiliyordu.Bu kuyunun o zamanlardan kaldığını düşünüyorum.Tek doğal olmayan kuyu buydu.

Buralarda dolaşırken dikkatimi çeken bir başka oluşum da köprü gibi duran kayalardı.Ben köprü diyorum ama şu gördüğünüz kayalar öpüşüyor değil mi? Evet öpüşen kayaları keşfediyorum burada.

Biraz ileride ise daha çok köprüye benzeyen kayaları görüyorum.Ve o kayaların uzantısında tamamen kayanın üzerinde yetişen bitkileri fark ediyorum.Hayret ediyorum.Sen ne büyüksün  Allah’ım.

Çekim için indiğim bir başka yerde,kayalar arasında denizin homurtulu sesini duyuyorum.Yüreğinin sesi bu.Oturuyorum bir süre onu dinliyorum.Ama ürküyorum..Tüylerim diken diken oluyor.Ve ayrılıyorum.Dayanamıyorum.

Yine bu bölgede önünde su kuyusu olan bir mağara ile karşılaşıyorum.Bu mağara ilginç.3 metre çapında girişi olan bu mağara içeri doğru yaklaşık 20 metre uzanıyor.Duvarlarında Osmanlıca, Yunanca ve Türkçe yazılar var.Acizane yaptığım tercümelerden bu yazıların 1105 ile 1918 yılları arasına ait olduklarını anlıyorum.

Buraya Sarıyerli Adnan bir şeyler kazımış.Ve Osman adında başka birisi de uğramış buraya.Yunanlı Yapponun da yolu buraya düşmüş.

Bu küçük mağara sığınak olarak kullanılmış anlaşılan.İçeri girdikten sonra sağ- sola iki kol arılıyor. Kollar dar.İleri gitmek için sürünmek gerekiyor.

Evet çok uzun bir geçmişe sahip bu küçük mağara.Blok taş çıkartmak için bu bölgeye yanaşan gemilerden inen denizciler burayı sığınak olarak kullanmışlar.Yunanlısı, Türkü..Ve bir şeyler kazımışlar duvarlarına.Özellikle Yunanca yazıların  1100 lü tarihlere ait olması buranın tarihi bir değeri olmasını gerektirir diye düşünüyorum.

Evet kıyılarda bir çok süprizler ile karşılaşıyorum.Mesela kayaların üzerinde gezerken fark ettiğim şu bir çeşit yosun olan şekillere bakınız.Gri, yeşil,beyaz ve kırmızı kah güle, kah at nalına benzeyen ve hatta yazıya dönüşmüş yosunlar da şu hünerli ellerin eseri.Bunlar kaya yosunları.Bu yosunların yapısı değil de aynı kayanın üzerinde farklı renk ve yapıdaki yosunların aldıkları şekiller daha çok ilgimi çekiyor.Adeta kayaları başka bir yapıya dönüştürmüşler gibi.Hele hele  şu “CO” yazısı nasıl oluşmuş öyle.İşte bunu için bu ellere hünerli eller diyorum.

Kıyıları gezmeye devam ediyorum.Babalının daha doğusunda Karasuya kadar uzanan ve  tamamen kum olan geniş bir sahil var.Bu sahilde yürürken kıyıların nasıl şekillendiğinin tanığı oluyorum.Şekillenişin ayrıntılarını görüyorum.Şekillenme küçük kaymalarla, küçük yıkılmalarla başlıyor.İlk dalgada alt kısım oyuluyor ikinci ve üçüncü dalgalarda da kütle yıkılıyor.Ve tabi ki denize karışıyorlar.

Bu ayrıntıların daha fazlasını görmek için tekrar Cebeciye gidiyorum.Cebecinin doğu sahillerinde denize yakın, bu bölgede bolca bulunan defne ağaçlarının köklerinin tamamen açıkta kaldığını görüyorum.Bunun sonrası ise az ileride duruyor.Ağaçlar köklerin tuttuğu toprak kütleleri ile beraber çöküyorlar.Bu manzara ile bir çok bölgede karşılaşıyorum.Bu tabloyu görünce aklıma kıyılarda vurulup düşmüş, denize karışmayı bekleyen cesetler geliyor.Sanki ormanın şehitleri gibiler.Başlarına üniformaları da asılı.Ormanın bu şehit ağaçları kıyı bölgede yaşayan bir çok insanın yakacak ihtiyacını karşılıyor.Onun için bu ağaçlar bence kıyının denizle olan savaşındaki kahramanlardır.

Yine Cebeci ile Uzunkum arasında kaya ve toprak kütlelerinin üzerlerindekilerle yıkılışlarını hayretle izliyorum.Tonlarca ağırlığındaki bu kütlelerin denizin elleriyle nasıl yıkıldıklarına inanamıyorum. Cebecinin doğusundaki dik yamaçların hemen önlerindeki deniz oldukça sığdır. Bir zamanlar karanın denizin 100 metre kadar içerisinde olduğunu ve  yıkılmalar nedeniyle kıyının bugünkü hale geldiğini anlıyorum.Deniz çok büyük manzara değişikliklerine neden oluyor.Ve değiştirmeye de devam ediyor.

Kıyısındaki ağaçları bile.Deniz kıyısında yaşayan ağaçlara da çok ilginç şekiller veriyor.Bu kıyılarda genellikle çam ve defne ağaçları var.Yıl boyu denizden esen sert rüzgarlar beraberlerinde getirdikleri tuzlu suyu ağaçların yapraklarına serpiştiriyorlar ve onların büyümesini engelliyorlar.Hatta kurumalarına neden oluyorlar.Ağaçlar kururken de işte böyle ilginç şekiller alıyorlar.Denizin elleri adeta onları büküyor, onları pişiriyor.

Kefken Adasının tam karşısında karşılaştığım  bu toprak kayması altından tarih çıktığını görüyorum.Burada onlarca çanak çömlek parçaları buluyorum.Toprağı eşeledikçe karşıma tarih kokan parçalar çıkıyor.İşte büyük bir testi ağzı..Bunlar da geri kalan parçaları.Bu koyda eskiden yerleşim yeri ve liman vardı her halde.Çok miktarda bir arada bulunan bu çanak çömlek parçaları burada bir atölye olduğunu da gösterebilir.Bilemiyorum.Şu veya bu ama sonuçta bu tarih de çok yakında denize karışacak.

Denizin hünerli ellerinin eserleri bunlar.Bu eserlerden bir diğeri de kayalar arasına sıkıştırılan toplar,şişe ve şişe kapakları, ve daha başka çer çöpler..Bir insan eliyle konmuş gibiler..Oysa onlar sadece denizin elleriyle sıkıştırıldılar oralara.İşte onun için ısrarla hünerli eller diyorum.Belki de bir insanın elinden daha maharetlidir o eller.

Neyse..Artık yeter diyorum.Artık ayrılma vakti..Ama ey Deniz..Elleri öpülesi deniz.Yüreğimi dalgalarına bağladığım deniz.Şiirlerimi ve kafamın içini dinleyen deniz.Beni anlayan deniz.Rengarenk renklenen deniz.Akşamı başka, gündüzü başka, yazı başka, kışı başka güzel deniz.Upuzun uzan sahillerine baktım.. Uçsuz bucaksız kumlarında birazdan silinip gidecek koyun keçi izleri vardı.Bizim hayatımız kadar uzun ömürlü izler.Akşam üstü bir başkadır deniz.O vakit üç beş kişi takıldı gözlerime..Yılların yorgunluğunu omuzlarından, her şeyi alan denize bırakmaya gelen üç beş kişi.Güneşle aramdan geçtiler umarsızca.Ve sonra ben de denize döndüm.İşte denizi seyrediyorum.Artık bu ayrılma vakti.Bu vedalaşma zamanı.Uzun bir ayrılık olacak.Zor olacak ama gideceğim bir yılı aşkın gezdiğim bu kıyılardan.Son kez kayaları geziyorum.Güneş batı ufkuna çökmüş, göklerin kızıllığını giymişti de deniz.Altın tozları saçılmıştı üstüne adeta.Karşısına oturuyorum akşam güneşinin.Ve denize bir kez daha bakıyorum.

Dalgalar…Ardı arkası kesilmeyen dalgalar.Ben olmasam da ardı arkası kesilmeden gelecek olan dalgalar.

Beni de alıp götürün, yalnız bırakmayın dalgalar.Çok zamandır kendimde değilim, sarmış acılar esir yüreğimi..Alın götürün, çarpın kıyılara beni de ey dalgalar…

Evet benim her şeyim deniz gibi.Hayallerim, düşlerim, sevdalarım..Kara bulutlar dolaşsa üstünde kararır o da dalgalanır..Meltemler estiğinde usul usul, efkarlanır gibi çırpınır..Bazen gökyüzü ile, bazen kayalar ile ya savaşır, ya sevişir..Bazen de çakıl taşlarıyla oynaşır.Tıpkı benim gibi.

Karadeniz’i Karadenizli sever en çok.Karadeniz’i Karadenizli anlar en çok.

Dedim ya artık veda zamanı.Kıyılara akşam çökmüş.Ben bir kayanın üzerindeyim.Yüzüm denize dönük, denizle gökyüzünün buluştuğu noktaya bakıyorum.Bir yandan çayımı yudumlarken bir yandan da  içten içe denizle konuşuyorum.Ortak kederlerimizi, ortak sevinçlerimizi konuşuyoruz.Sonunda konuşacak kelimelerim bitince de artık  susuyorum.Sadece o konuşuyor.Sadece o konuşacak bundan böyle.Ve onu dinleyen sadece ve hep ben olacağım.Elveda ey deniz. Elveda.

Ölümün derinden gelen fısıltıları

Yüreğimin sese dönüşmeyen çığlıkları

Boğazıma düğümlenmiş hıçkırıkların damlaları

Başına buyrukluğun sevinç nidaları

Tuhaf bir gülümseyiş ve ürperiş

Son Güncelleme (Salı, 01 Aralık 2009 14:50)

 

Yorum ekle