Soyuk Ormanlarına Kış Yürüyüşü
“Orda bir köy var uzakta..
O köy bizim köyümüzdür..
Gitmesek de görmesek de” demişti şair dizelerinde..
İşte o köylerden biri..Durağanın bir köşesinde kalmış küçük mü küçük, yalnız mı yalnız bir köy.. Boyalıca.Yassıalan’ ı geçip yüksek
bir geçit var..Orayı aşınca karşınıza çıkar.Meşhur Soyuk Ormanlarının eşiğinde bir köy Boyalıca..
Kar yağmış eteklerine..Yolları buz tutmuş..Saçakları sarkıt sarkıt olmuş.Beyaz örtünün altında dumanı tüten bir hanesi kalmış olsa
da orda bir köy var uzakta..Gitmesek de görmesek de.. Bizler kar nedir bilmesek de bizler buz nedir bilmesek de, bizler üşümeyi
taa iliklerimize kadar hissetmesek de orda bir köy var uzakta.Karlar altında bir köy..Üşümeyi bilen bir köy..Dumanı tütmeyen
bir köy..Sırtını Soyuk Ormanlarına dayamış bir köy..Durağan’ a yüksekten bakan ancak ne yazık yüksekliğin verdiği rahatsızlığı en
içten hisseden bir köy..

Okulu harap ve bitap içerisinde..Öğrencisi kalmamış ki..Bayrak direkleri boş.Bayrağı yok.Çünkü öğretmeni yok.Çünkü
öğrencisi yok.Çünkü köyde yaşayan kimse yok.Yaklaşık 100 haneli köyden oraya gittiğimde o kış ortasında sadece iki evin
dumanı tütüyordu.. İnanamadım..
Diğerleri ya yoktu ya odunları yoktu veyahut ta üşümüyorlardı.Bu seçeneklerden sadece ilki doğruydu:Köyde kimsecikler yoktu.
Bu kadar açık bu kadar gerçek ve bu kadar acı..
Evet bir pazar günüydü.Daha öncelerden birkaç arkadaşın bana serzenişini işittiğim için hafta sonlarındaki gezilerime; bu kez farklı
bir şey yapayım diye düşündüm ve topluca bir doğa yürüyüşü yapmak istedim..Sitemize ilan ettik.Hatta Boyabat Gazetesi
dahi bizim bu fikrimize önem verip haber yaptı.Ancak ne yazık yürüyüşü yine ben tek başıma yaptım..
Ama duyurumda da dediğim gibi güzergah son derece sarp ve tehlikeli idi..Ve artı hava koşulları hiç uygun değildi..Bu nedenler
den dolayı katılım olmadığını düşündüm. Haklıydılar. Ama ben vazgeçmedim.Amaç doğa yürüyüşü idi. Arkadaşlarla veya
tek başıma..Fark eden bir şey yoktu.
Pazar günü erken kalkıp hazırlıklarımı yaparak saat 9:30 da buluşma yerimize geldim..Burada biraz bekledikten sonra
hareket ettim.Hava burada gayet iyiydi.Ancak yukarılarda yani Soyuk Ormanlarında durum an be an değişiyordu..Bulutlar bu
güzel yeri bir kapatıp bir açıyordu.Bu mihval üzere Yassıalan’ ı geçip tırmanışa geçtim.Yolda kar vardı ve yol tek şeritti.Sağım
solum uçurumdu.Arabamın yenilediğim tekerlerine güvenerek boğazı aştım.Şimdi yol bir yılan gibi kıvrılarak, hafif bir eğim
yapıp Boyalıca’ ya doğru iniyordu.
Biraz ilerledikten sonra Boyalıca köyü göründü..Arabamı kenara çektim.Köye baktım.Evleri vardı Boyalıca’nın.Güzel yapılı.Curcu
nalı hayattan sakinlik iklimlerine gelecek , bu mutluluğu yaşayacaklar için.Ama dediğim gibi dumanı tütmeyen, yalnızlığın en koyusu
nu kucağına almış, bebeğini sever gibi evleri..Onları fotoğraflıyorum..Doğanın tam ortasındaki hayatların belgeleri idi bunlar.Boyalı
ca köyünün son emareleri belki de. Boyalıca’nın kış manzaraları idi..Ve kim bilir şimdi bu evlerde doğanlar nerelerde idi?.Şimdi kim
bilir onlarda ne kadar özlem vardır benim yerimde olmaya..Tıpkı benim kendi doğduğum evi merak edişim, o topraklara hasr
et duyuşum gibi..

Yürüyüş güzergahımız bu köyün sırtına dayandığı dağdı.Yani Soyuk Ormanları.Hava bu noktaya geldiğimde gayet güzeldi.Ancak kar
diz boyuna çıkmıştı.Zincirsiz ilerlemek mümkün değildi.Zincirlerimi takıp köyün içine kadar geldim.Arabadan indim.Muhabbet ede
cek selam verecek birini aradım..Hey hat ki hiç kimsecikler yoktu..Etrafımı sadece iki köpek sardı havlamaları ile.Onlar da za
ten birazdan sustu.Susan bu köy gibi.Susan bu insanlar gibi..Terk edilen bir hayattın son taşlarıydı onlar..
İlerde arabamı yanına götüremeyeceğim bir ev vardı sadece yaşam belirtisi olan..Bir de hemen yanından geçtiğim başka
bir ev..Ancak o kadar beklemem rağmen maalesef bir insan göremedim.Ve öylece devam ettim..

Yukarı doğru yol vardı ancak yoldan il giden benim araba idi izlere bakılırsa. Kar artık iyice artmış arabamın tekerleri tamamen
karda kapanır olmuştu. Bu şekilde köyden yaklaşık 1-2 km daha yukarı çıkıp artık arabam ilerleyemeyecek bir yere geldiğinde
arabayı bıraktım.Buradan sonrasını ayaklarımla gezecektim.
Zorlu bir yürüyüş bekliyordu beni.İndim yanıma mümkün mertebe en az malzemeyi aldım.İşte bir termos çay, bir üçayak
ve fotoğraf makinemi..Ama sıkı giyindiğimden dolayı zaten yeteri kadar ağırlık ta olmuştu üzerimde..Arabamdan inip güzerga
hımı tekrar gözden geçirerek yürüyüşe başladım..



Yolu vardı buranın.Ancak gittikçe yolun eğimi artıyor , karı çoğalıyordu..Yukarda zirve vardı..Buraya daha önce de gittiğim için
bu kar altında oradan ne kadar güzel fotoğrafların çıkabileceğini tahmin ediyordum.O hevesle yürüdüm.Ancak çok
ağır ilerliyordum.Karda yürümek kolay değildi.Üstelik yokuş yukarı..Yeniden düzenlenmiş, oturaklar yapılmış “doğa suyu
piknik” alanına geldim..Burası boyu 30-40 metreye varan kayın, çam , gürgen ve köknar ağaçlarının altında yapılmış, suyu saf,
doğal su olan çok güzel bir dinlenme alanı idi.



Yeni yapılmış oturaklar kışın ağır şartlarından etkilenmesin diye yatay konuma getirilmişti.Ancak buna rağmen görüntü güzeldi..Bir
kaç masanın üstündeki kardan buradaki karın ne kadar olduğunu anlayabiliyordum.Onlara bakıp kulaklarımda yazın buradaki kalaba
lık insan topluluğunun sesleri çınladı.Çocukları düşündüm.Ormanın temiz havasını soluyan çocukları.O temiz havayı ciğerlerine çe
kip doğaya minnettarlığını bir fidan da o dikip gösteren çocuklarını düşündüm.Ve belki de bu gür ve el değmemiş ormanlar onla
rın eseri olarak yüzyıllarca Durağanın güzelliğine güzellik katacaktı.

Keşke dedim içimden bu muhteşem güzelliği benim gibi canlı, kendi gözleri ile görseydi herkesler..Kim bilir bu fark ediş belki de
bir domino taşı gibi gerisini getirecekti.Ve belki de Durağanın tek kalkınabilme yönü olan turizm, erimekte olan bir ilçeyi kurtaracaktı..
Neyse..Çevreyi geziyorum..Gür ağaçlar ve onların altında oturaklar var.Bir yanda da şırıl şırıl akan su.Kenarları buz tutmuş, cam gibi,
billur bir su.Hayat kaynağı..ve neden biz başka dağlardan getirilen suyu hem de para karşılığı içiyoruz ki..Yani çıkmaz mı bu dağlard
an da o kadar su.Durağanın da bir suyu olmaz mı? Bilmiyorum..Düşünüyorum işte gezerken..Bir çıkış yolu ya aramak gayemiz.O
nu arıyorum..




Buradan yukarı doğru devam ediyorum.Bir kulübe..Bu kulübeyi daha önceleri de gömüştüm.Ancak şimdi yanına bir de oturak koy
muş Orman İşletme Müdürlüğü..Ve bu ikili şimdi çok güzel bir ikili oluşturmuştu.Bu yaylalarda, bu ormanlarda sık sık bu tür tahta
dan yapılmış kulübelerle karşılaşırsınız..Amaçları yolda kalanın sığınabileceği başını sokabileceği bir yer olması..İçine girdiğinizde içi
nin dışarıya göre gayet sıcak olduğunu fark edersiniz..Çünkü duvarları iki katman tahtadan oluşur..Bu iki katman arası eğrelti otla
rıyla doldurulur.Bu nedenle içerdeki ısı pencerelerinde cam dahi olmasa iyi korunur..Ama keşke camları da olsaydı diyorum
kendi kendime..




Bu küçük kulübenin fotoğraflarını çekerken birden hava kapamaya başladı..Zaten aşağıdan buraya baktığımda da bulutların
açıp kapadığını görüyordum.Ama şimdi öyle değildi.Çok kalın bir bulut tabaksıydı bu..Gözümün içine kadar giriyordu..Yöreyi
iyi bilmeme rağmen artık gittiğim istikameti karıştırmaya başlamıştım.Gidiyordum ancak hiçbir şey görmeden.Sadece
ardımda bıraktığım izleri yön referansı alarak gidiyordum.
Sis çok etkili gelmişti.Görüş mesafem 5-10 metre idi..Ve her yer kar beyazı idi..Önüme çıkan setleri dahi fark edemez
olmuştum.Hani kar körlüğü derler ya..Gözlüklerim klormatikli olduğu halde bile yine bir şey görmez duruma gelmiştim..Bu
zamanla artık mide bulantısı da yapmaya başlamıştı.Onun için arada sırada eldivenleri elimi uzatıyor ve ona bakarak gözümün siyah
bir şeyler görmesini sağlıyordum.Bu beni rahatlatıyordu..Sanırım kar tutmasıydı bunun adı..

Bu şekilde ilerledim.Bir zamanlar ekilen biçilen ancak şimdi tamamen meraya dönmüş bölgelerlerden geçtim.Geçerken de
burada ayakta kalmış üç beş ağaç ile fotoğraf çalışmaları yaptım.
Artık en zor kısma gelmiştim.Şimdi çıkacağım kısmın eğimi 80 derece idi.Evet tam seksen derece..Ama Allahtan kayalık değildi.
Toprak ve çam ağaçlarının olduğu dik bir yamaçtı bu.Karın diz boynu aştığı bu kısımda yukarı doğru ilerlemek tam bir i
şkence idi.Elimdeki ve sırtımdaki ağırlıklar da artık iyice ağırlaşmıştı.
Bu dik yamaçta tırmanışa geçtikten on dakika sonra artık ilerleyemeyeceğim hissine kapıldım..Ve bir ağacın dibine ken
dimi attım..Üşümemiştim ancak sıcak bir şeyler de içmem gerekiyordu.Onun için orda bir yarım saat mola verdim..Çay içtim..Bi
raz kendime geldim.İnatla bu geziyi tamamlayacağım dedim kendi kendime ve tırmanışa devam ettim..
Çam ağaçları gelinlik giymiş gibiydiler..Üzerlerindeki karın ağırlığı ile üzerinize çullanacak , kollarını açmış insanlar gibiydiler. Aşağı
daki fotoğraflara bakar mısınız?..Ne kadar da sessiz ve ne kadar da yalnızdılar. Adeta bana bu havada bu saatte burada ne
işim olduğunu soruyordular.Benimse onlara cevabım sadece selam getirdim oluyordu..


Çıkışımı yukarı doğru zikzaklar şeklinde yapıyordum.Adımlarımı yan yan atıyordum.Güzergahımı artık ayaklarım ve o an ki kararla
rım belirliyordu.Çünkü tamamen yönümü kaybetmiş nereye çıktığımı nereye gittiğimi bilmez bir şekilde ilerliyordum. Tek amacım
bu yamacı tırmanmak..Tırmanmak ve üstünde var olduğunu bildiğim kulübelere sığınmak..Çünkü bu 80 derecelik eğim, üzerin
deki karla beni, çok fazla yormuş artı adım atacak takat bırakmamıştı.Mesafeleri kısaltma şansım da yoktu.Çünkü dediğim gibi yoğun
sis tabakası nedeniyle nerde olduğumu tam olarak bilmiyordum.Tek ümidim yukarı çıktığımda havanın açması.Ya da en azında bu
sis tabakasının üstüne çıkmış olmak.


Tırmanmaya devam ettim.Nihayet bir saatin sonunda yamacın üzerine vardım.Ancak sis tabakası aynen burada da vardı.Bu şart
lar altında yürüyüşe devam etmek akıllıca değildi. Çünkü fotoğraf çekecek bir durum yoktu.Yukarıya çıktığımda eğim
den kurtulmuştum ancak daha fazla kar ile karşılaşmıştım..Bu karda ilerlemekte nerdeyse imkansızdı..Yeni dikilmiş çam ağaçları
nın içinden ilerledim.İlerde kulübeler olmalıydı.Ancak onları bulabilecek bir imkanım da yoktu.Ama içimdeki sesi dinleyip de
vam etti.Derken kendimi bu kulübelerin yanında buldum..



Aşağıda gördüğüm kulübelerden iki tane vardı burada.Ama bunların ondan farkı iki katlı olmasıydı..Sanırım bunun nedeni burada
çok fazla kar olması artı alt kısmının hayvan barınağı olarak kullanılmasıydı.Her neyse .Bu kulübelerden ikisi ayakta diğer tek katlı ola
nın ise çatısı çökmüş bir vaziyete idi.Her halde karın ağırlığına dayanamamıştı.
Kulübelerden birinin içine girdim.Orada biraz dinlendim.Ben orda dinlenirken birden havanın açtığını gördüm.Pırıl pırıl bir güneş
çıktı karşıma..Bu kaçırılacak bir fırsat değildi.Elimdeki çayı bırakıp hemen fotoğraf çekmeye başladım..Mükemmel bir kompozisyon
vardı karşımda.Bu iki kafadar bu güzel kış gününde bana iyi bir hoş geldin fotoğrafları veriyorlardı..Biz de onlara teşekkür ettik.Hem
bu iyi misafirperverlikleri için hem de bu güzel fotoğrafları için..Sağdan soldan ve her yönden. Ama bu fotoğrafları çekerken bir
şey dikkatimi çekti ve beni çok üzdü..Kulübelerden birinin yan duvarlarındaki tahtalar sökülmüş ve yakılmıştı.Ormanın içinde, yaka
cak bir şey bulamamak(!) ve bu kulübelerin duvarlarını sökerek yakmak..Bu çok üzdü beni ..Ve korkarım ki bunun devamı
da gelecek..Bir çorap söküğü gibi.Sonunda da ortada kulübe falan kalmayacak..Bence biraz daha duyarlı olmak lazım..Oysa
o kulübeler orda çok çok değerliler.Hem doğal hayatın bir unsuru olarak hem de sığınılacak bir yer olarak.
Kulübelerde güzel şartlar altında fotoğraflar çektim.Yürüyüş amacımın en büyük hedefine ulaşmıştım..Artık yavaş yavaş dö
nüşe geçecektim.Ancak dönüş yolum burada ilkbaharda ortaya çıkan şelalelerden olacaktı.Bu nedenle bu kulübelerden ayrılıp ku
zey batıya doğru devam ettim.İlerlerken yol bilmemekten dolayı bir yan yola saptım..Ancak bu bana çok pahalıya mal oldu..Saptı
ğım bu yol hem beni belime kadar kar yığınları için götürdü hem de her tarafı diken ve küçük çalılıklarla kaplı bir yere..








Orada çok zaman kaybettim.Gerçi birkaç fotoğraf çektim ancak asıl çekebileceğim daha güzelleri varken ben bir iki tanesi ile yetin
mek zorunda kaldım.Üstelik yamacı çıkarken ki yorgunluğun aynısını yaşadım..Bu kötü yoldan çıktım çıkmasına ama artık yeni bir
sis tabakası içinde de kalmıştım..Bu tabaka daha kalın ve gün de artık bitişe döndüğü için daha koyu idi..Ben şelaleler yatağı
nın sağından inmeye başladım..



Aşağı iniş yukarı çıkıştan daha kolay görünüyordu ama hiç de öyle değildi.Nitekim bunu orda çok iyi anladım.Bir anlık dikkatsizlik
ve karın kapattığı çalılığa ayağımın takılması nedeniyle çok kötü bir şekilde düştüm..Bir takla atıp kar ve fırtınanın ağırlı
ğına dayanamayarak çökmüş olan bir çam ağacının dalları arasına girerek durabildim.Çok şanslı olduğum ortada idi.Sol kolumda has
ar vardı.Üzerimdeki makinem ve diğer edavata bir şey olmamıştı Allah’tan




Fotoğraf makinem Pentaks k10d yi alırken hep bunları düşünmüştüm.Darbeye , suya çamura ve toza karşı dayanaklı olması.Düşer
ken yüz üstü düşmüş ve yarım metrelik karın içinde yuvarlanmıştım.Dalların arasında ayağa kalkıp baktığımda makinem tama
men çamur ve kar kaplı idi.Ancak ona rağmen hiçbir şey olmamıştı ona..Bu düşüş canon ve nikon gibi çok ünlü makinelerin ba
şına gelseydi acaba bu kadar hasarsız olur muydu?..Hiç sanmıyorum..


Neyse bu macera dolu yürüyüşüm akşam üzeri saat 16:30 da şelalelerin en aşağısındaki kısma inmemle bitti.Burada oluşan sar
kıtlar çok güzel görünüyordu..Ve ilkbaharda burada çok güzel şelaleler oluşuyordu.İnşallah ilkbahar aylarında bu bölgeye tek
rar sadece bu şelaleler için geleceğim..

Artık güneş batmış..Gün kararmıştı..Arabama vardığımda yürüyecek hal kalmamıştı.Hemen hemen tamamen ıslanmıştım.Ayrıca
bir o kadar da üşümüş.Eve geldikten sadece bir gün sonra doktora gitmek zorunda kaldım.Ee ne demişler gülü seven dike
nine katlanır..
Bir başka gezi yazımızda buluşmak ümidiyle…
Son Güncelleme (Pazartesi, 28 Şubat 2011 19:27)












