Bozarmut'un Şubatı
Ovada bizler kara hasret iken o kar; yağmıştı yükseklere..Başlara düşen aklar gibi çevirmişti yaylaları..Başlarda esen kavak yelleri gibi yükseklerde esiyordu soğuk şubat yelleri…Sessizliği bozan tek şey o uğultulardı.Çam yapraklardan sızan ıslıklardı..Dallarda tüneyen al bağırlı serçelerdi..Ve bir de ormanların derinliklerinden gelen domuzların homurtuları..
Baş dağınık olunca düşünceler de dağınık oluyordu..Kafa dolu olunca bedenin de bir değeri olmuyordu.Zaman hızlıca akarken ona yaklaşmak uğruna koşan adımlar da ufak mı ufak kalıyordu..Sadece o düşüncelerin puslu havasında evden çıkmak vardı..Çıkmak ve ayaklarınızın sizi götüreceği yere gitmek..Yani Susanna Tomarro’nun dediği gibi “Yüreğinizin götürdüğü yere gitmek”..Evinizden çıkmak ve kendinizi o puslu dünyanızdan çıkarıp alan doğaya atmak.. Gerisi zaten basitti..Yollar belli..Sizi çekip alacak güzellikler belliydi..Takıldın mı o cazibeli “güzele” gerisi önemli değildi..Bir büyüğün (M.Kemal ATATÜRK) bir başka olay için söylediği gibi “gerisi teferruattı”..
Kapalı kapılar ardında durmak zordur..Özgürlüklerinizi doyasıya yaşayamamak zordur..Hele de benim için ölmekten bile çok zordur bağlı kalmak, istediğiniz an çıkıp gidememek, istediğiniz an en büyük sanatkar Allahın yarattığı o güzellikleri tam da yerinde hissedememek..Hele dediğim gibi gelecek adına büyük değişiklikler ve zorlu engeller sizi bekliyorsa bu tür sıkıntıların en büyük ilacı ne sigara içmek, ne bir köşeye sızmak ne de düşüncesizce bir duvar olmak..Tek çaresi güzellikler atmosferine yönelmek ve o havadan doyasıya yudumlamak..
Bu vesileyle saate bakmaksızın yine çıktım bir pazar evden..Kış güneşinin aksi istikametinde sürüklendim bir yaylaya doğru.Çekti bağrına, soğuk ama hasretli bağrına Bozarmut Yaylası.Kış gireli yolları kuşa kurda hayvanata açık, onun pınarlarından içen, onun otlaklarından beslenip süt veren hayvanlarına ve onun kollarında oynayan çocuklarına kapalıydı..Evlerin sahiplerinin artık uğramaz olduğu…Yollarının artık izsiz kaldığı Bozarmut..Dikmen ile Durağanı ayıran dağların tam üstünde..Başı bulutlara değen.Kış geldiğinde başı aklara boyanan..Çam ağaçlarının çevirdiği hafifçe doğuya bakan Bozarmut çekti beni..
Bu ona ikinci gidişimdi.İlkbaharında gitmiştim oraya daha önce..Çiçeklerin bir halı misali döşediği çimlerinde oturmuş sabah kahvaltısı yapmıştım..Ve şimdi de kışı.Evet bunlar o yayların gördüğüm son kışlarıydı..Ki zaten bir vedalaşmaydı bu gezilerim..Kim bilir belki daha hiç bir zaman ne Bozarmut’un ne Buzluğun ne de Havya yaylasının kışını göremeyecektim.Onun için bastığım her karış toprağa selam ektim..Sevgilerimi ve hayranlığımı ektim.Ümitlerimi, geleceğe dair güzel düşüncelerimi ektim..İçimden geçen ne kadar güzellik varsa hepsini o yerlere ektim.
Arabamla Yassıalan göleti kıyısına kadar gittim..Oradan yukarı doğru zorlu bir yürüyüşe başladım.Erimekte olan kar ile çamurlaşmış toprak ayaklarıma asılırken ben de bir yandan Bozarmut’a gün batmadan yetişmeye çalışıyordum..Yol belki uzun değildi ama sevgiliye kavuşmak ta kolay değildi..Bir Mecnun olmak gerekiyor, hapishanelerde yıllar yılı eziyet çekmek..Bir Ferhat olmak gerekiyor dağları delmek gerekiyor..Bizimkisi de o hesap.Madem bu kadar seviyoruz o yaylaları bu eziyeti de çekmek gerekiyor..
Çektik biz de.Her adımımda gittikçe bulutlara yaklaşıyordum..Her adımımda gittikçe alışıla gelmiş dünyamdan uzaklaşıyordum..Hepsi aşağıda kalıyordu.Her sorun benden uzaklaşıyor. Her sıkıntı o arabamın yanında kalıyordu..Bense doğanın en gizemli yollarında, bulutların çevirdiği en güzel ellerde tepeye tırmanıyordum..Yollarım bazen güneşe dönüyor, içim aydınlanıyor..Bazen ise dizlerimden çekilen dermansızlığın acısıyla gözlerime kara kara perdeler iniyordu.
Bu şekilde ne kadar tırmandım bilmiyorum ama en sonunda tepeye vardım..Eskiden okul olan ya da orman işletmesine ait binaların olduğu yere..Onlar da yıkılıyordu.Bir çoğu yıkılmış, okul olan o binanın ise yarısı ayakta kalmıştı..Bulutların bir işaret parmağı gibi işaret ettiği bu binaların yıkık halleri durmaksızın bu yaylaların göçleri nedeniyle yalnızlaşması ve sonunda da buradaki canlılığın yıkılmasını andırıyordu..
Durağanın durmaksızın erimesi.Durağanın gidenlerin peşinden kurda kuşa kalan yaylaları..Sanırım bu gidişi durdurmak mümkün değil..Ve belkide bu yaylalar da artık Durağanlıktan çıkacak..Ki gerçi zaten bu yayla da Dikmen ile kavgalı imiş..Ey Allahım.Bir küçük çocuk gibi..Gelen elinden oyuncağını alıyor..Giden oyuncağını alıyor.Çemberi pirinci ve şimdi de bilmem daha neleri..Durağan ise sadece ağlıyor.Oturup sadece öylesine ağlıyor..
Neyse..Bu binalardan kuzeye doğru devam ediyorum.Rüzgar iyice sertleşiyor.Güneş otuz metrelik gür ağaçlar arkasında kalıyor ve ben gittikçe üşüyorum..Eldivenimin birisini de yolda bir yerlerde düşürdüğümden elim donuyor...Kıyılarda domuz sürülerinin eşelediği bölgeleri görüyorum..Ve ormanların derinliklerinden gelen homurtularını duyuyorum..Bir kurt sürüsü ile karşılaşmamak için dua ediyorum.Adımlarını sıkılaştırıyorum.Ve nihayet Bozarmut’a varıyorum..
İlkbaharda gelip altında sabah kahvaltısını yapmış olduğum çam ağacı yine büyük bir sevinçle kollarını açıyor bana..Alışık olmadıkları ama yabancısı da olmadığımı bildiklerinden beni sonsuz bir kuvvetle bağrına basıyor..Fotoğraflıyorum bu sadık dostu..Onun yıllara meydan okuyuşunu alkışlıyorum.Onun bu kollarını iki yana açıp gelen misafirlerini candan karşılayışına hayran oluyorum..Keşke , keşke bizler de bu kadar samimi ve bu kadar yalansız olsak..
Sonra yürüyorum yukarı doğru.Evlere doğru..Ev mi desem tam da bilmiyorum ama ev işte.Keskin soğuk kulaklarımı dondururken ben ona karşı ilerlemeye çalışıyorum..Bu keskin soğuğun ve akabinde yerden kaldırıp getirdiği karlara karşı güç bela ilerliyorum..Bu yayla evleri de Bozarmut’un bu keskin soğuğuna direnmeye çalışıyordu.Sağları solları tipinin getirdiği kar ile dolmuştu.Etraflarını çeviren tarla çitlerinin bir yanları da yine beyaza dönmüş adeta bir tablodaki gibi görülesi kara kalem çizikleri gibi duruyordu..
Fotoğraflıyorum bu soğuğa karşı direnmekte olan yaşlı evleri..Yaşlı dağ evleri..Yaşlı yayla evleri..Nice şimdinin büyükleri dünün çocuklarının ana kucağı yayla evleri..Bir yanları dökülmüş bir yanları yıkılmış, kışı yarılamış, ilk baharın yolunu gözleyen Bozarmut’un evleri..Aralarında sohbet ederken buldum onları..Bacalarından dumanların tüteceği zamanın ne zaman geleceğini konuşurken..Aralarındaki çimlerde papatyaların açacağı günleri sayıklarken buldum onları..Bu yabancı konuğa onlar da selam verdi.Onlar da kucak açtı.Onlar da merhaba dedi..Bir yandan merhabalaştık bir yandan da bu şubatın tam ortasındaki fotoğraflarını çektim..Gurbetteki “çocukların” bu güzelim yaylayı unutmaması açısından..
Donmuş çeşmelerini de unutmadık..Üzerlerinde adları yazılı hayrat sahipleri ile onlar da bir gün sularının akacağı günlerin özlemiyle merhaba dediler bana..Onlar da yazı bekliyordu.Oğlakların, kuzuların ve kuzucukların sularından içecekleri zamanı sayıklıyordular..Bozarmut’un sessizliğin ve yalnızlığın en koyusunu yaşayanlar işte onlardı..
Güneş Buzluk Yaylasının üstünden batışa geçmişti..Artık dönüş zamanı gelmişti..Zor oldu ordan ayrılmak..Bir kare daha bir kare daha derken güneş batmış fırtına şiddetini artırmıştı.Tipi olmuştu artık..Yerden kalkan karlar paçalarıma yapışıyor..Nefes almakta zorlanıyordum..Ama bir yandan da bir kare bir kare diyordum..E tabi sonuçta donmadan ayrıldık ordan..Hızlı adımlarla ardıma bakaraktan ayrıldım Bozarmuttan..İniş kolaydı.Ortalık iyice kararmış ta olsa sağımdaki solumdaki ormanlardan ulumalar gelse de hiç korkmuyordum..Çünkü biliyorum ki bu dünyada insandan daha tehlikeli hiçbir canlı yoktur..
Bir başka gezi yazımızda buluşmak ümidiyle..
Saygı ve sevgilerimle..
Son Güncelleme (Çarşamba, 17 Şubat 2010 05:03)



























































